Pepouza’nın keşfi ve modern arkeolojik araştırmalar

Montanist hareketin ortaya çıkışından yüzyıllar sonra bile Frigya’nın iç bölgelerinde yaşayan bu inanç geleneği, uzun süre tarihçilerin zihninde çözülemeyen bir bilmece olarak kaldı. Antik kaynaklar, erken Hristiyanlık döneminde Montanistlerin kutsal merkezi olarak gördükleri iki yerden söz ediyordu: Pepouza ve ona yakın bir yerleşim olan Tymion. Ancak yüzyıllar boyunca bu iki yerin tam olarak nerede bulunduğu kesin biçimde belirlenememişti. Erken kilise tarihçisi Eusebius of Caesarea ve IV. yüzyıl yazarı Epiphanius of Salamis gibi isimler bu yerleşimlerden söz etse de, coğrafi tanımlamalar oldukça sınırlıydı. Bu nedenle XIX. ve XX. yüzyıl boyunca birçok araştırmacı Pepouza’nın yerini farklı bölgelerde aradı; bazıları Batı Anadolu’daki çeşitli Frigya kentlerini işaret etti, bazıları ise bu şehrin hiçbir zaman kesin olarak bulunamayacağını ileri sürdü.

Uzun süre süren bu belirsizlik, XXI. yüzyılın başında yapılan yeni araştırmalarla önemli ölçüde değişmeye başladı. Modern arkeoloji ve epigrafi çalışmaları sayesinde Frigya’nın az araştırılmış bölgelerinde gerçekleştirilen yüzey araştırmaları, Montanizm’in gerçek merkezinin Anadolu’nun iç kesimlerinde, özellikle bugün Uşak ili sınırları içinde yer alan vadilerde bulunabileceğini ortaya koydu. Bu araştırmaların dönüm noktası sayılan gelişme, Amerikalı araştırmacı William Tabbernee ile Alman ilahiyatçı ve tarihçi Peter Lampe tarafından yürütülen kapsamlı saha çalışmaları oldu.

Araştırmacıların dikkatini bu bölgeye çeken en önemli bulgu, Uşak Archaeological Museum’nda bulunan bir taş yazıttı. Bu yazıtın hikâyesi oldukça ilginçtir. Uzun yıllar boyunca bir köy evinin kapı eşiği olarak kullanılan taş levha, daha sonra müzeye getirilmiş ve burada incelenmeye başlanmıştır. II. veya III. yüzyıla tarihlenen bu yazıt, Yunanca ve Latince olmak üzere iki dilde hazırlanmıştı. Metinde Roma yönetimine gönderilmiş bir şikâyet dilekçesi ve imparatorluk yönetiminin verdiği cevap yer alıyordu. Ancak yazıtın en önemli kısmı, daha önce yalnızca antik metinlerde geçen Tymion adının açık biçimde geçmesiydi. Bu keşif, Montanizm araştırmaları açısından büyük bir dönüm noktası oldu; çünkü ilk kez epigrafik bir belge, Tymion adlı yerleşimin gerçekten var olduğunu kanıtlıyordu.

Bu bulgudan sonra Tabbernee ve Lampe, Frigya’nın bu bölgesinde geniş çaplı yüzey araştırmaları başlattı. 2001 ile 2004 yılları arasında gerçekleştirilen saha çalışmaları sırasında araştırmacılar, Roma ve Bizans dönemine ait çok sayıda yerleşim izi tespit etti. Araştırmalar özellikle Ulubey Canyon çevresindeki yerleşim alanlarına odaklandı. Anadolu’nun en büyük kanyon sistemlerinden biri olan bu derin vadiler, antik çağda ulaşılması zor ve izole bir coğrafya oluşturuyordu. Bu durum, Montanistlerin kutsal merkez olarak seçtiği yerin neden böylesine uzak ve gizli bir bölgede bulunduğunu anlamak açısından önemli ipuçları sundu.

Araştırmalar sonucunda iki yerleşim alanı özellikle dikkat çekti. Bunlardan ilki, bugün Karayakuplu köyü çevresinde bulunan geniş bir yerleşim alanıydı. Yüzey araştırmalarında burada Bizans dönemine ait yapı kalıntıları, kilise temelleri, manastır kompleksleri ve geniş bir nekropol alanı tespit edildi. Yerleşimin konumu ve arkeolojik buluntuların kronolojisi, buranın antik Pepouza ile örtüşebileceğini gösteriyordu. İkinci önemli yerleşim ise yaklaşık on sekiz kilometre uzaklıkta bulunan Susuzören çevresinde ortaya çıkarıldı. Araştırmacılar bu alanın antik Tymion ile bağlantılı olabileceğini ileri sürdü.

Bu iki yerleşim arasındaki geniş plato alanı da araştırmacıların dikkatini çekti. Antik kaynaklarda Montanistlerin “gökten inecek yeni Kudüs” beklentisiyle belirli bir coğrafyayı kutsal kabul ettikleri anlatılır. Karayakuplu ile Susuzören arasındaki geniş ve düz plato, bu tür bir dini sembolizmle ilişkilendirilebilecek coğrafi özellikler taşıyordu. Bu nedenle bazı araştırmacılar Montanistlerin bu alanı sembolik bir “göksel şehir” beklentisiyle kutsal bir merkez olarak görmüş olabileceğini düşünmektedir.

Yapılan yüzey araştırmaları yalnızca yerleşim izlerini değil, aynı zamanda bölgede uzun süre devam eden Hristiyan varlığını da ortaya koydu. Kilise temelleri, manastır kalıntıları, mezar taşları ve çeşitli mimari parçalar, bu bölgede en az yedi yüzyıl boyunca kesintisiz bir Hristiyan yerleşimi bulunduğunu göstermektedir. Bu durum Montanizm’in yalnızca kısa süreli bir dini akım olmadığını, Frigya’da güçlü bir toplumsal ve dini gelenek oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Arkeolojik veriler aynı zamanda Pepouza’nın antik kaynaklarda anlatıldığı gibi nispeten küçük ama dini açıdan önemli bir merkez olduğunu da göstermektedir. Kent büyük bir ticaret veya idari merkez olmaktan ziyade, daha çok dini bir yerleşim karakteri taşımaktadır. Bu durum Montanist hareketin doğasıyla da uyumludur; çünkü Montanistler kendilerini Roma dünyasının merkezlerinden uzak, Tanrı’nın seçtiği özel bir topluluk olarak görmüşlerdir.

Bugün yapılan araştırmalar, Pepouza ve Tymion’un kesin konumlarının hâlâ tamamen kanıtlanmış olmadığını kabul etmekle birlikte, elde edilen arkeolojik ve epigrafik verilerin bu bölgeyi güçlü bir aday hâline getirdiğini göstermektedir. Özellikle Ulubey Kanyonu çevresinde bulunan yerleşim kalıntıları, antik metinlerde anlatılan coğrafi tanımlamalarla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu nedenle modern araştırmacıların önemli bir kısmı Montanizm’in gerçek merkezinin Frigya’nın bu sessiz vadilerinde, yani bugünkü Uşak havzasında bulunduğu görüşünde birleşmektedir.

Bu keşifler yalnızca kayıp bir antik kentin yerini belirlemek açısından değil, erken Hristiyanlık tarihini yeniden değerlendirmek açısından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü Montanizm uzun süre yalnızca teolojik bir tartışma olarak ele alınmış, onun gerçek coğrafyası ve toplumsal yapısı yeterince incelenmemiştir. Pepouza ve Tymion çevresinde yürütülen modern araştırmalar ise bu hareketin Anadolu’nun belirli bir bölgesinde doğduğunu, burada güçlü bir topluluk oluşturduğunu ve yüzyıllar boyunca yaşamaya devam ettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bugün Ulubey Kanyonu’nun sessiz vadileri ve kayalık yamaçları arasında görülen bu kalıntılar, bir zamanlar dünyanın dört bir yanından gelen inananların toplandığı, kehanetlerin dile getirildiği ve yeni bir ilahi çağın başlayacağına inanılan kutsal bir merkezin izlerini taşımaktadır. Pepouza’nın yeniden keşfi, yalnızca arkeolojik bir başarı değil; aynı zamanda Anadolu’nun erken Hristiyanlık tarihindeki unutulmuş rolünün yeniden hatırlanması anlamına gelmektedir.

Resim
X